AKŞAM: Siz hayatla mı dalga geçiyorsunuz yoksa kendinizle mi?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Ben de bunu tam anlamış değilim. Niye böyle dalga geçen bir insanım, çözmüş değilim. Etrafımda beni rahatsız eden her şeyle dalga geçme taraftarıyım. Hayatla bir diyaloğum yok. Hayatımda hep anlık gelişen olaylar vardır. Bu bakış açısıyla ilerleme seviyorum. Mesela Çılgın Sedat'ın şarkılarını dinleyip bir yerden atlamak geliyor içimden. Ortamda farklılık oluştuğunu görüyorsun ve kendini yalnız hissediyorsun. Bir ülke içerisinde aynı şehirde yaşıyorsun birisi hanya birisi konya olmuş vaziyette. Bunun ikilemi içine düşüyoruz. Onlara karşı ben garip bir adam gibi duruyorum. Öyle bir kitle varki "Bu ne biçim adam ya... Bizim ülkemizden mi?" diyorlar. İzole çevrelerde büyüyüp izole zevklere sahip bir insan değilimdim. Sadece düşünebilme yeteneğine sahiptim. Çıkış yolunu belki böyle buldum.
AKŞAM: Gelin-Kaynana programlarının revaçta olduğu bir dönemde şov programı yapmak riskli bir iş değil midir?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Gelin-kaynana programları kalkıyormuş ben buna çok üzülüyorum. Bana büyük bir boyama kitabıydı. Semra Hanım gibi bir hanımefendiyi tanıyamayacağımız için içim parçalanıyor. Öyle bir sektör ki şunu kanıtladı: Sokakta yürüyen bir teyzemi dahi alıp Türkiye denilen bir ülkenin tepesine oturtabilecek bir şov business var. Aslında bu dünyada da böyle. Britney Spears denilen kadının yaşam tarzı, hayat görüşü, bilgi düzeyi, sosyal sınıf olarak Semra Hanım'dan bir farkı yok. Britney dünya starı olmuş bir kadın. Bir star yaratılır ve o stardan çok iyi para kazanırlar. Daha sonra ise öldürürler. Böyle bir sektör. Ben biraz daha zeki bir adam olduğum için böyle bir sektörden haberdarım. Ona karşı gardımı aldım. Kendimi bu sektöre kaptırmış olsaydım küçük Semralar olabilirdik.
AKŞAM: Skeçlerinizde aynı zamanda küfür kullanmıyorsunuz.
ŞAHAN GÖKBAKAR: Kesinlikle yok. Bizim halkımız alışmış belden aşağı küfürlere. Bir adam çıkar ve kendisine bir kahraman yaratır. İki sene boyunca gaz çıkararak uçar. Ve biz buna güleriz. Bir adam çıkar küfürlü konuşur ve güleriz. Malesef ben bunun dışındayım.
AKŞAM: Hakan Ka ile Ceyhun Yılmaz'ın arasından sıyrılmayı nasıl başardınız?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Ben sadece kendimle ilgilenen bir adamım. Bir insanın piyasadaki varlığı ve duruşu önemlidir. Onların şöyle bir hatası oldu. Hep varolanın üzerine hep alternatif olmaya çalıştılar. Var olanı yaparak bir koltuk, masa orkestra, seyirci ve konuk üzerine gitti. 10 sene boyunca Okan Bayülgen ve Beyaz varken onların karşılarına aynı şeylerle çıkmaya çalıştı. İnsanlar farklı bir yüze alışamadı. O yüzden ben kendi duruşumu da ona göre çizmeye çalıştım ve beni sevdiler. O ikili de işlerinde başarılı olabilirlerdi ama matematikleri yanlıştı.
AKŞAM: Siz iyi bir taklitçi misiniz? İyi bir komedyen misiniz?
ŞAHAN GÖKBAKAR:Ben taklitçi değilim. Çünkü taklitçi dediğin zaman akla Süleyman Demirel, Bülent Ersoy ve Fatih Terim'i taklit eden insanlar geliyor. Bunları birebir aynısını yaparsan çok iyi taklitçisindir. Ben bunları komik ve enteresan bulan bir insan olmadığım için bu tarz yapılanları yanlış buluyorum. Bir insanın birebir taklidini yapmak niye komik olsun ki... Zaten aynısı var. Ama isim vermek gerekirse şovmen diyebilirsiniz.
AKŞAM: Levent Kırca'nın klişeleşmiş bir sarhoş tiplemesi vardır. Siz de kendinize yakışan bir karakterin üzerine gider misiniz?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Bir tiplemenin üzerine gitmem. Ben bu işin biraz daha benim tarafıma doğru kayacağını ve benim haddim olmayarak öncülük etmiş olacağımı zannediyorum. Ama etrafa baktım ki böyle gitmiyor. Çünkü eskiden mantıklı şeyler duyardık o insanlar için. Ama şimdi bıkkınlık veriyor. "Aman be yine mi?" diyorlar. Hiçbir şekilde ben kendimi o konumda görmek istemem. O yüzden ben bu tarzı yakaladım bir dört sene daha gider mantığı olamaz. Dört sene boyunca taş fırın erkek, kepek erkek, light erkeğin üzerine gidilmedi mi? Sen bir sit-com'sun ve böyle gitmemeliydi. Friends'te aynı esprinin 10 defa döndüğünü düşünün. Olamaz zaten. Üç yıl boyunca iskender yersen bıkarsın. Ama iki haftada bir yersen ayrı bir tadı ve lezzeti olur. Bizde şöyle bir mantık var: Yakaladık, git üstüne. Neden böyle bir şey yapılıyor anlamış değilim. Bir daha böyle bir şey yakalayamamak korkusundan mıdır bilemiyorum.
----------------------------------------
MOBİL KUŞAK: Şahan'ın anlamı ne? Neden bu ismi koymuşlar?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Bu isim üzerine çok spekülasyon var ama tam olarak ne anlama geldiği kesin değil. Bekir Yıldız'ın “Kaçakçı Şahan” diye bir kahramanı var. Babam da o kitaptan yapılan Filmi çok beğenmiş adımı Şahan koymuş. Bilmem ne hanın yeğeniymiş bu. Çok eski bir isimmiş. Genelde Ermeniler'de rastlanılan bir isimmiş. Bir de benim bildiğim başka bir özelliği de şu: Şahin denilen kuş uçarken Anadolu'da “Aa bak şahan geçiyor” derlermiş. Bir de böyle bir şiveli söylenişi varmış.
MOBİL KUŞAK: Tek çocuk musun?
ŞAHAN GÖKBAKAR: İki kardeşiz. Ben dört yaş büyüğüm. Kardeşim de Bilgi Üniversitesi Sinema TV bölümünü bitiriyor bu yıl. O yönetmen oluyor ben oyuncu oldum; bakalım güzel bir sinerji doğacak mı?
MOBİL KUŞAK: Sinemayla ilgin ne boyutta?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Çok ciddi olarak ilgileniyorum hatta en çok ilgilendiğim alan diyebilirim. “Keşke ben de oynasaydım” dediğim bir çok Film oldu. En azından performansımı değerlendirmek için çok isterim bir sinema Filminde rol almak. Büyük bir perdede inandırıcı roller yapabilmek çok hoşuma giderdi. Sinan Çetin'den teklif geldi. Benimle ilgili bazı projeleri var. Benim kendi kafamda kimi projelerim var. Onları değerlendirebiliriz. Ancak doğaçlama bir çalışma olmasını isterim.
MOBİL KUŞAK: Doğaçlamadan söz ediyorsun. Programda ne kadar doğaçlama yapabiliyorsun?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Hiç yazmıyoruz, hiç. Sadece yapacağımız bölümü belirliyoruz. Örneğin haber bülteni yapıyorsak haberlerin içinde sunulacak konuları belirliyoruz. Birinci haber şu, ikinci şu, üçüncü şu... Sadece başlıkları belli. Ben aradaki bütün her şeyi doğaçlama yapıyorum. Örneğin bir talk şov programı çekeceğiz birazdan ama hiç bir şey konusunda bir fikrimiz yok. Ana konumuz belli, iğnelenecek yer, yapılacak eleştiri belli. Sonra çıkacağım sahneye; ben doğaçlayacağım Alper çekecek.
MOBİL KUŞAK: Peki ama bu sistem bazen aksamıyor mu ya da çok zaman almıyor mu?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Hayır aksamıyor. Mesela bizim üçlü bir bölümümüz var. Orada, ekrandaki üç insanı da ben oynuyorum. Adı ‘Tehlike Çanı'. Ratinglerle oynayan adam: Bülent Binbaş. Programın sonunda hep masaya vuruyor. Orada üç tipi de ben oynuyorum ve üçü de birbiriyle diyalog halinde oluyor. Bunun normal yol ve hava koşullarında çekim süresi altı yedi saatken biz bir saate yakın sürede çekiyoruz. Yine hiç bir metin, en ufak bir not dahi yok. Tabii ben bu işi dişarıdan gördüğüm zaman yani üçlüyü yanyana düşünebildiğim zaman, kimi yaparken hangi cümleleri kullandığımı hatırlıyorum. Ona göre oyun veriyorum. Zaten Alper de inanamıyor buna. Ancak çekiyoruz, izliyorlar sonra da montajda oturuyor. Süreleri, yerleri, diyalogları hep oturuyor. Zaten bizimkisi de tiplerin diyalogda olduğu bir program. Her bölümde en az on altı, on yedi tipleme yapıyorum ve hepsinin birbiriyle ilişkisi oluyor. Ben bunu yazılı bir metni oynamaktan daha rahat yapıyorum. O yüzden de hiç bir metin yazmıyoruz. Oturup düşünüyoruz ve sonra çıkıp yapıyoruz.
MOBİL KUŞAK: Her bölümde canlandırdığın on beş on altı tiplemeden senin en beğendiğin hangisi?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Valla benim en çok sevdiğim, daha doğrusu bizim en çok üzerine konuşup sempati beslediğimiz adam Bülent Binbaş. En son çıkıp ratingleri patlatan adam. Ben en çok onunla vakit geçirmeyi seviyorum. Benim programımda tiplerden çok karakterler ön planda oldu hep. Diğer sevdiklerim Berkut, Engin Cömert ve bir de pencere önünde bira içen adam. Onun bir adı yok, öyle bir adam.
MOBİL KUŞAK: Belki erken bir soru ama bu tür doğaçlamaya dayalı, tiplemeler üzerinden yürüyen bir şov her zaman yapmak istediğin şey mi? Yoksa aklında başka bir hedef var mı?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Aslında televizyonda gördüğünüz her şeyi, özellikle de benim alanıma giren her şeyi yapabileceğime inanıyorum. Önemli olan bunların daha önceden fazla yapılmamış ve klişeleşmemiş olmaları. Yapacağım sinema Filminin de çok farklı olmasını isterim. Klişe bir aşk da yaşamak istemem.
MOBİL KUŞAK: Zamanında seyrettiğin ya da hala sevdiğin, kendin için örnek aldığın mizahçılar var mı? Örneğin MAD dergisi çizerleri, Monty Python grubu...
ŞAHAN GÖKBAKAR: Monty Python'u sevmiyorum diyen adamla ben de arkadaşlık kurmam. Zeka seviyesi olarak temele Monty Python'u koyarsam bilmeyene uzak dururum. Hakikaten en azından bilmek gerekir. Tabii ki çok beğeniyorum. Peter Sellers oyunculuk açısından dahi gördüğüm bir adamdır. O da sadece bir tip değil karakter yaratıyor. Üzerine çalışıyor. Onun dişında doğal komik tipleri çok severim. Mesela Raging Bull'da Robert De Niro'nun karşısında oynayan Joe Pesci'yi çok severim. Oradaki halleri, tavırları, oyunculuğu beni çok güldürür. Bunun dişanda Jay Leno'nun profesyonelliği, olayı sunumu, sivriliği çok hoşuma gidiyor. Mike Myers'ın sunduğu Saturday Night Show'lar. Türkiye'de bakıp da ‘çok güzel, hakikaten çok başarılı bir iş' dediğim bir kaç dizi dişında komedi programı olarak hiç bir şey yok maalesef.
MOBİL KUŞAK: Üniversite yıllarını biraz anlatabilir misin?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Bilken'te tiyatro okudum. Bize orada tiyatroda olması gereken şeyleri biraz abartılı ve mistik bir tavırla öğretmeye çalıştılar. 1920 doğumlu bir Cüneyt Gökçer var. 1940'lardan beri konservatuarda hoca olmuş. Parantez o kadar geniş ki Türkiye'de gördüğün -özellikle de Ankara'da yetişmiş- bütün oyuncuların hocası Cüneyt Gökçer. Bu da neye yol açmış? Herkesin küçük Cüneyt Gökçer'ler olmasına yol açmış. Sesler, rezonans katmalar, cümleleri ‘yapıyor, ediyor'larla bitirmek... Bunları ben de yapabilirim ama doğal gelmiyor. İlk iki sene okulda anlaşılamadım ben. Bana ‘Bundan bir şey olmaz' dedi herkes, ‘Amaan, saçma sapan bir adam. Gelmiş gidiyor işte. Tamam yetenekli de tembel bir adam ama rezil. Ses çalışmaz etmez'. Ancak sonra, üçüncü ve dördüncü sınıfta okulun en iyi oyunlarında en iyi rolleri oynadım. Çok da beğeni aldım. O zaman da ‘Aferim bak oldu. Başardık; çocuğa bir şeyler öğretebildik' dediler. Aslında içlerinde benimle diyalog kurabilen sadece Zurab Sikharulidze diye bir Gürcü hoca vardı. Hala da var. Hala da görüyorum. Benimle tek diyalog kuran adamdır. Daha çok Zurap hocayla oturup konuştum. O benim ufkumu açtı.
MOBİL KUŞAK: Haftan nasıl geçiyor? Sürekli çalışmıyorsun herhalde?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Çekimler üç bazen dört günümü alıyor. Pazartesiden perşembeye çekim var. Cuma günü toplantılara, iş görüşmelerine katılıyorum. Cumartesi günü kendime vakit ayırıyorum, öğleden sonra. Gece dışarı çıkıyorum eğleniyorum. Pazar öğlene kadar uyuyorum, Akşam üzeri Alper'le buluşuyoruz. Önümüzdeki haftanın çekimlerini konuşuyoruz. Sabaha karşı altıda, yedide uyuyoruz. Sonra pazartesi öğleden sonra beş gibi uyanıp tekrar konuşuyoruz. Sonra Salı günün tekrar çekim. Başka bir çekim daha sığdırmam mümkün değil. Sığdırmak için on tane metin yazarı toplayıp ‘Hadi bakalım, bir şeyler yazın, Pazartesi günü mail atın ben okuyup şunlar güzel' diyeyim. Öyle olur ama başka bir şey olur. şu an yaptığımız bize özel. Alper'le ikimiz bir program yaratıyoruz ve bunun bu kadar beğenilip bu kadar ses getirmesi çok hoşuma gitti.
MOBİL KUŞAK: Çok az boş vaktin var gibi ama belirli bir ilgi alanın var mı?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Var tabii. Sadece kendime ayırdığım vakitte tamamen rahatlamaya, kafamı dağıtmaya yönelik şeyler yaparım. Mesela Playstation oynarım; çok feci derecede. Televizyon izlerim kafa dağıtmak için. Gece eğlencesine çıkarım. Çok bunaldığım anlarda gitar çalarım. Çocukluktan gelen bir şey müzikle ilgilenmek. Müzik kariyeri de olabilirdi belki ama o yöne gitmedim. Tabii ileride belki ben de bütün komedyenler gibi albüm çıkarıp cebimi doldurmayı düşünebilirim (gülüşmeler).
MOBİL KUŞAK: Cebimi doldurmak diyorsun ya; ileride maddi kaygıların bugünkü farklılık arayışının önüne geçer mi sence?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Bizim bu yaptığımız işin dünyadaki karşılığı da büyük paralar gerektiriyor çünkü bu çok nadir insanların yapabileceği işler sınıfına giriyor. şöyle düşün; çok sayıda doktor var ama bir tane cerrah çıkıyor çok ünlü oluyor ve çok para kazanıyor ama sonuçta o da bir cerrah. Benim ve diğer komedyenlerin yaptığı işler pek bir sanatsal değen taşımayan ama insanların eğlenmesine yönelik işler. İnsanoğlu da sürekli eğlenmek ister. O yüzden de bizim işler çok rağbet görür. Özellikle de iyi yapabiliyorsan. Bunun karşılığında da herkes sana gel benim ürünlerimi alan insanları güldür diye bir yarış içine giriyor. Sen özel bir parça oluyorsun. Bu durumda ne oluyor? Senin değerin şu anda 5 ise o zaman oluyor açık arttırma gibi 150. Sana bunu veriyorlar ve senden yine o ilk 5'teki yaptığın şeyi istiyorlar. Sen cebindekiyle kafandakini yanyana koyarsan çok kötü dağılırsın. Ancak cebine gireni ve içindekini ayrı koltuklarda durmasını sağlarsan, hayatında ayırırsan o zaman hiç bir problem yok.
MOBİL KUŞAK: Cep telefonun hiç durmuyor? Kullanmaya ilk ne zaman başladın?
ŞAHAN GÖKBAKAR: İlk cep telefonumu lise 2'de aldım. O zaman yaygındı. Bizim okula getirmemiz de yasaktı. Çünkü ders sırasında sıra altlarında sürekli mesajlaşılıyordu. “Napıyorsun abi?” “İyiyim”falan gibi. “Bize gelsenize” diye mesaj atıp sınıf değiştiriyorduk. Hatta topluyorlardı telefonları. Baskın yapıyorlardı. Müdür muavini sınıfa girip “Evet, hadi bakalım. Cep telefonları çıksın' diyordu. Herkesten çıkıyordu böyle tık tık tık. Geri alınca gidip masaya diziyorduk. Arkasında gözlerimizi kapatıp poz veriyorduk.
MOBİL KUŞAK: Cep telefonuyla ilgili komik bir anın var mı?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Üçlü mesajlaşmada sorunlar yaşadım diyelim. Birine mesaj atıp beklerken o sırada başka biriyle daha mesajlaşırsanız başınıza garip şeyler gelebiliyor. Örneğin bir hayranım “senden etkileniyorum” diye bir şey yazmıştı bir gün. Ben de tam o sırada menajerime espri olsun diye ‘artık seni sevmiyorum' diye mesaj yollamıştım. Menajerimden ‘ama ben seni seviyorum' mesajı geldi. Ben kız gönderdi sanıp ‘git başımdan' yazdım. Kız bana ‘Ne demek git başımdan? Bu kadar sert olmak zorunda mısın?' yazdı. İş çığrından çıktı.
MİLLİYET: Lise yıllarındayken bir gün buralarda olacağınızı tahmin edebiliyor muydunuz?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Böyle şeyler olacağını hissediyordum. Çünkü en başından beri zaten komik, enerjik, ortamda göze batan, ilgi çeken, ilgi odağı olmayı seven, yaratıcı bir çocuktum. Yedi yaşındayken apartmanda duvara kağıt asıp çocuklar arasında bilgi yarışması yapar, cetvel falan hediye ederdim. Sonra anneannemden kalma eski bir radyo vardı. Apartmandaki çocukları konuk alıp radyo programı yapardım. Lisede de hep "Şahan da gelsin, Şahan da olsun" diye aranılan, popüler biriydim.
MİLLİYET: Sonra Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümü'ne girdiniz...
ŞAHAN GÖKBAKAR: Orada bana "Senden bir şey olmaz" diyen hocalarım oldu. Liseden çıkıp o zıpır muhabbetleri devam ettirince hocalar benden iyi aktör olacağını düşünmediler. Ama ikinci sınıftan sonra sahneye çıkmaya başlayınca beğendiler.
MİLLİYET: İstanbul'a neden taşındınız?
ŞAHAN GÖKBAKAR: O dönemler karışık duygusal ilişkiler yaşıyordum. Mezuniyet, ne yapıp ne edeceğim derken bir gün annemle İstanbul'a geldim. Öğlen ev tuttum, akşam yerleştim. Bir sene çeşitli reklam seçmelerine katıldım; hiçbiri beni seçmedi. İstanbul'u gezdim, düşündüm bayağı. Kafamı topladıktan sonra "Zıbın"ın projesini yaptım ve TV8'e götürdüm, oradan TRT, "Zoka" derken "Dikkat Şahan Çıkabilir" başladı.
MİLLİYET: Neler değişti peki hayatınızda?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Pek bir şey değişmedi. Ama artık kendi paramı kazanıyor olmak çok zevkli. Annemi arayıp "Anneciğim, bir isteğin var mı?" deme lüksüm var. O beni çok mutlu ediyor. Bunun dışında hayatımda değişen tek şey, bu ülkedeki ünlülerin benim arkadaşım olması.
MİLLİYET: Sokaktaki insanın size yaklaşımı da değişmiştir herhalde...
ŞAHAN GÖKBAKAR: Geçenlerde Ortaköy'de otururken her geçen "A, Şahan" dedi. Ben de "Hiç tanımadığım insanların ağzından kendi adımı duymak çok garip geliyor" dedim. Ama bunun ardında sevildiğini bilmek ve bu sevginin yaptığın işten, zekandan ve başarından dolayı olduğunu bilmek çok güzel. Objektif bir sevgi bu ve negatife dönüşebilmesinin çok kolay olduğunu bildiğim için beni ego olarak pek tatmin etmiyor. Böyle bir şeyden egosal anlamda tatmin yaşamam. "Herkes beni tanıyor" gibi bir tribim yoktur. Bende doğduğumdan beri sabit bir ego var çünkü.
MİLLİYET: Reklamlara çıktığınız için eleştiriliyorsunuz. Yüzünüzü çabuk eskiteceğiniz konuşuluyor.
ŞAHAN GÖKBAKAR: Şu anda komedi piyasasında beş tane isim var ve yaklaşık 10 senedir bu işleri yapıp yüzleri eskimiyorsa benimki neden eskisin? Benim haftada bir gün programım var ve iki tane reklam filminde oynadım şimdiye kadar. Yüzüm neden eskisin, neden tıkanayım? Öyle bir kaygı da var. "Şahan tıkanacak mı?" Niye tıkanayım yani? Normal bir insan "Acaba tıkanacak mıyım?" diye düşünür mü?
MİLLİYET: İnsanları güldüremediğim bir zaman gelecek mi diye bir kaygınız olmuyor mu hiç?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Öyle bir şey imkansız. 25 yıl insanları güldürüp de bir anda tıkanmak olabilecek bir iş mi?
MİLLİYET: Bunca tipleme büyük bir gözlem yeteneği gerektiriyor. Muhtemelen bu gözlemi de televizyondan yapıyorsunuz. Günde kaç saat televizyon seyrediyorsunuz?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Herhalde günde 12 saat falan izliyorumdur. Genelde geceleri seyrediyorum zaten. Çocukluğumda da çok televizyon izlerdim.
"İki sene sonra sahneye çıkmayı düşünüyorum. Sinema da yapacağım. Sinan Çetin'le üzerinde konuştuğumuz çok fazla hikaye var. Ya bu sezon ya önümüzdeki sezon yapacağız."
"Bütün karakterlerimin ortaya çıkış öyküsü aynıdır. Şahan oturur, televizyon karşısındadır. Alper (Mestçi) sol tarafındayken Şahan bir anda kalkar, "Aa, şöyle bir şey yapalım mı?" diye çıkar. Bazısı trafikte sıkıntıda, bazısı yemek yerken çıkar."
"Beş yaşımdan beri Galatasaraylıyım. Galatasaray konusunda konuşmam bile."
"Taksicilerle aram çok iyidir. Sırf eğlenmek için binip bir yerden bir yere gidebilirim. Orta birden beri en iyi dostum taksiciler. Her şeyi konuşabilirsin. Bir daha görmüyorsun ki. Onlar toplumun psikologları, sarı psikologlar. Gir istediğini anlat. "Ağabeycim, dört milyon yedi yüz elli bin lira alayım" diyor, orada bitiyor."
"Camper marka ayakkabılarımdan vazgeçemiyorum."
"Bütün skeçlerimde üzerimdeki bu gri pantolonu giyiyorum. Üç günde bir yıkanıyor, tekrar giyiyorum. Docker's'tan aldım. Uğur da denebilir. Yırtılınca aynısını alacağım."
"Çok iyi bir müzik dinleyicisiyim. Gitar çalar, besteler yaparım. Programdaki bütün şarkıları kendim yaptım. Sarah McLachlan'ı severim. Tori Amos'a bayılırım. Depeche Mode dinlerim. Amerikan melez şarkıcıları severim. Türklerden Kenan Doğulu, Emre Altuğ, Tarkan'ı dinlerim. Ceza bir de; bütün şarkılarını biliyorum. Çok önemli bir insan Türkiye'de. "
"Sabah yedi-sekiz gibi yatıyorum; günüm öğlen ikide başlıyor. Evde takılıp kedim Dada'yla oynuyorum; çekim günüyse çekime gidiyorum."
"Geceleri hep NTV açıktır. Uyurken de açık kalır. Çünkü spikerlerin sesleri çok yumuşak ve dinlendirici. Anlattıkları masal gibi geliyor. "
MİLLİYET: Kitap okur musunuz?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Çok spot kitaplar okuyorum. Mesela "Da Vinci Şifresi"ni okumam ama öneririm. Çünkü herkes onu okuyor. Ben daha çok Frederic Beigbeder falan okurum. Sonra "Hitler'in Psikopatolojisi" diye bir kitap var. Onu merak ettim, aldım. "Kavgam"ı da merak ettim aldım ama çok sıkıldım anlatışından. Tabii adamın yaptığı gariplikleri merak ediyorum. Kötü ama garip bir adam. Bir de bu karakter çözümlemeleri benim için önemli.
MİLLİYET: Sinemayla aranız nasıl?
ŞAHAN GÖKBAKAR: İyi bir sinemaseverim. En son "Çevirmen" filmini izledim.
MİLLİYET: Spor yapıyor musunuz?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Spora yazılıyorum genelde. Hep yazılı olduğum bir spor merkezi var yani!
MİLLİYET: Kilonuzdan memnun görünüyorsunuz...
ŞAHAN GÖKBAKAR: 108 ile 110 arasında gidip geliyorum.
MİLLİYET: Evde yemek pişirir misiniz?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Bildiğim birkaç yemek var. Güzel de yemek yaparım aslında ama pek evde yemek yapma moduna giremedim. Artık her şey çok kolaylaştı ya, yarım saat içinde getiriyorlar "Onu ısıt, al soğanı kavur, bir buçuk bardak bulguru at üzerine, birazcık beklet, yarım saat çeksin, tülbenti koy üzerine..." Amaaan... En iyi dostum kebapçılar, pizzacılar. Hazır yemek sektörüyle iyi anlaşıyorum. Annem de yemek yapar, Ankara'dan koli yapıp kargoya verir.
MİLLİYET: Nerelere yemeğe gidiyorsunuz?
ŞAHAN GÖKBAKAR: Yeniköy'deki Emek Kafe'ye bayılırım. Nişantaşı çevresindeki yerlerin snob porsiyonlarını çok seviyorum. Öyle bir tabak getiriyorlar ki önüne, yerken bile saygı gösteriyorsun. Arnavutköy'deki Adem Baba'ya sık giderim. Bir de Seyrantepe'deki Eğin Petrol'de bir restoran var, taksicilerin yediği. Temiz olduğu konusunda şüphem yok. Çünkü araba başındakiler mideleri bozulur da araba kullanamaz diye güzel yerlerde yerler. Çok da ucuz bir yer.